13 Mayıs 2012 Pazar

Hayat Felsefesi Kitabım Çıktı! Yazıyooor! Yazıyoooor!

Dostlar, kitabım çıktı! Okuduğunuz zamana değsin diye elimden geleni yaptım. Artık takdir sizin.  #HayatFelsefesiKitapOldu


Kitaba dair:


Velhasıl kelam, bu kitap aslında bir kişisel gelişim komedisidir... Çünkü mizah, zeka işidir ve bundan sebep ona maruz kalan her insanı geliştirir, der Emre Tuncer ve ekler: Kelimeler kendi maceralarına koştu cümle cümle... Noktalama işaretlerine gizlediler anahtarları ki sadece okuyanların zihnindeki kapılar açılsın diye. Bir hazinenin haritasıydı aslında herşey ve hazine mutlu insan beyniydi. Gülmek, eğlenmek sadece bahaneydi...

------------------------

"Emre Tuncer, hepimiz adına günlük tutmuş, yaşamdan damıttıklarını cümlelerin köşesine gülücükler ekleyip, soframıza koymuş. Bazen şakaklarına ak düşmüş bir tecrübe sahibi, bazen de yeni yetme, tıfıl bir hayat acemisi tadında, olan bitene dokunuvermiş; hem de kırmadan, dökmeden. Okumakla ilgili sorunları olanlara, Hayat mı Felsefe mi diye soranlara ve dahi "keşke"leri olanlara hararetle tavsiye ederim." 


Cem DAVRAN


"Dünya gezegenine, dünya dışı bir varlık gelse(?) Türkçemizi Emre Tuncer gezdirmeli. Kelimeleriyle beraber yaşayan genç-ustanın aklında dolaşmak hoşunuza gidecektir. Felsefenin hayatına ve hayatın felsefesine hoşgeldiniz." 


Ceyhun YILMAZ


"Emre, asi bir fütürist. Kıvrak bir zeka ile olaylara bakıyor gülerken şaşırıyor, küçük hikaye başlıklarında Bukowski'nin asil serseriliğinin tadını alıyorsunuz. Okunası sayfalar bunlar..." 


Ayşenur YAZICI


"Bazı insanlar vardır. Sürekli hayata çalım atıp gole gitmeye çalışırlar. Bence Emre Tuncer, bu tarz adamların, en benzersiz olanı... Rastladığım ne kadar uçuk proje varsa, bu adamdan çıkıyor. İşin garibi de, ilk etapta uçuk sandığım bu uğraşların, aslında hayatımızın taaa içindeki en gerekli dokunuşlar olduğunu sonradan anlıyor olmak. Bu kitap da Emre Tuncer' in, galibiyeti ve finalleri getiren 90+4'de ki altın golü... Emre bizi yine, bayraklarla ve flamalarla yollara dökecek..."


Cem ARSLAN
Gazoz Ağacı / Best FM


"Senin kalemin ne kadar kuvvetliymiş lan!"


Serdar GÖKALP

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Evren Denilen Zaman Makinesi...


Şiiii… Sevgili okur... Şiii! Bu kelimelerden inşa edilmiş cümleleri, lütfen içinden oku ve burada okuduklarını sakın başkalarına anlatma. Ama sakın unutma… Çünkü bu, boşluklarla ve noktalamalarla süslenmiş olan, harflerin açtığı kasada, geleceğin dünyasının bilgileri var. Hem de bir çok şeye kanıt gösterebilecek kadar.



Evren denilen zaman makinesinin içinde, geleceğe gitmeye devam ediyoruz ve her geçen zamanla birlikte, geleceğimizi geçmişimiz yapıyoruz. Tik, tak, tik, tak… İşte karşında gelecek. Tik, tak, tik, tak… Şu anda sana gelecekten yazıyorum. Fakat ne yazık ki,yazdıklarımı geçmişimin içinde kaybediyorum.Tıpkı senin bu yazıyı okurken yaşadığın gibi… Dakikalar, hayata dair geri sayıma devam ederken, yaşanması gereken şeyleri yaşamama, yapılması gerekenleri yapmama,okunması gerekenleri okumama, izlenmesi gerekenleri izlememe, yazılması gerekenleri yazmama, konuşulmaması gerekenleri konuşmama hakkına sahipsin ve konuştuğun her şey aleyhinde delil olarak kullanılabilir. Çünkü bu lunaparktaki dönme dolap dünyada, yaşadığın her gün, çarpışan otomobil oyunu yapısında ve sen direksiyonunu nereye çevirirsen oraya gidiyor. Bazen sen başkalarına çarpıyorsun, bazen başkaları sana ve bazen de çarpışmadan… İşte yaşam böyle akıp giderken teknoloji  hız kesmeden ilerlemeye devam ediyor. Çünkü ülkeler teknolojinin “güç”  olduğunu çok iyi biliyor ve ellerindekini en gelişmiş yapmak için büyük kaynaklar ayırıp, çalışmalar yapıyor.  Fakat gelişen, değişen ve kullanılabilitesi artan teknoloji,her adımda yapboz gibi olan hayatımızdan bir parçayı alıp götürüyor. Tıpkı tekerleğin icadıyla, hamallık mesleğinin eski değerini yitirmesi gibi…  Silah teknolojisiyle mertliğin bozulması gibi… Kredi kartıyla birlikte daha çabuk ve çok borca girebilmemiz gibi… Umumi tuvaletlerin açılmasıyla, amatör yazar sayımızın artması gibi… Elektronik posta hizmetlerinin, postacı amcayı sevdiği mektuplarından etmesi gibi… Tıpkı kontrolsüz internet paylaşım platformlarının, insan ilişkilerinde meydana getirdiği soğuma ve bilgi kirliliği gibi… Sanal dünyanın, özgür mahkumlardan ordular oluşturduğu gibi… Telekomünikasyon teknolojileri yüzünden,karşılıklı görüşmeyi unuttuğumuz dostlarımız,arkadaşlarımız gibi… Bir organı gibi cep telefonunu yanında taşıyan toplumlar oluşturduğu gibi…


Peki gelecek günlerde bizi neler bekliyor?  Nasıl şeylerle karşılaşacağız? Gelecekte bir gün gelecek fakat, biz geleceğin geldiği yere gelebilecek miyiz? Ama her ne olursa olsun,bu günden yarınlara baktığımda bir çok çocuk oyununu kaybedeceğimizi ve o güzelim oyunların oynanmayacağını net olarak söyleyebilirim. Mesela saklambaç… Geleceğin dünyasında teknoloji o kadar gelişmiş olacak ki kimse saklanamayacak. Eeee! Saklanamıyorsak niye oynuyoruz diyerek oyunu tedavülden kaldıracaklar. Çünkü “Önüm arkam, sağım solum, saklanmayan, ebe sobe!” dedikten 15sn sonra ebe, kolundaki saate bakıp, herkesin saklandığı yeri, uydulardaki termal kameralar sayesinde ya da koku reseptörlerini kullanarak ya da hareket algılayıcılar aracılığıyla ya da en basit teknolojiyle, yanında taşıdığı cep telefonu sayesinde yerini hemen belirleyebilecek. Ardından, koordinatlarını vererek,herkesi sobeleyecek. “Ahmet, 38 derece 20 dakika Kuzey, 27 derece 4 dakika doğu koordinatlarındasın. Gördüm. Sobe!”  Yani saklanan arkadaşlarımızı saatlerce aradığımız oyun, teknoloji sayesinde, çok kısa zamanda sonlanacak ki saklambaç oyununun hiç ama hiç zevki kalmayacak. Hatta geleceğin dünyasındaki, hiç sönmeyen elektronik mumlar sayesinde yalancının mumu yatsıya kadar değil, bizden uzun ömürlü piller bitene kadar ya da kendi utanana kadar yanacak.  Ayrıca gelecekte, boşalan pilleri şarj etmek için, ağzımızdan çıkan havayı elektriğe çeviren aletleri kullanacağız. O günlerde trafik de daha düzenli ve gürültüsüz olacak. Çünkü arabaları robotlar kullanacak ve taraflar arasında kavga çıkması durumunda; taş, sopa, bıçak, levye … vb. gibi silahlar yerine su tabancaları devreye girecek. Belki bu cümleleri zihin midesinde sindirince, saçma geliyor olabilir ama ihtimaller denizinde boğulurken, yuttuğum düşünceleri aktarıyorum şu an sana.


…Belki de bizim, şu anda çok fonksiyonlu robot ürettiğimizde sevindiğimiz gibi, yarın robotlarda, söz dinleyen ve misafirliğe gittiğinde akıllı uslu oturan çocuklar klonladıkları için mutlu olacaklar. Yani zamanla devrin insanı değil de devrelerin istediği gibi davranan insan olabiliriz gibime geliyor. Ne de olsa insanoğlu olarak, yaşadığımız döneme ayak uydurmayı çok iyi biliyoruz. Vals, samba, çaça, rumba, misket, tango, horon, rap, kolbastı… ve tarihe yürüyen ayaklardan üç ileri bir geri... Ne de olsa bütün dünya uzun bir süre bu kahraman savaşçıların dansını seyretti.İşte öyle, böyle derken, yeni gün tarihleri eskilerimizin arasında kaybolup gitti  ve birçok gencimizi,bu kontrol edilemez akıştaki gelecek kaygısı mahvetti… Böyle havada istifa ettim/Evkaftaki memuriyetimden. /Tütüne böyle havada alıştım, /Böyle havada aşık oldum; (Pardon! Bir an kafam ORHAN VELİ KANIK’ a takıldı ve yazan yerimi durduramadım.)
Gördüğüm rüyadan aklımda kalanlar = Yıl 2101…  Radyasyonlu elektronik aletler, genetiği değiştirilmiş gıdalar, atmosferdeki deliklerden sızan ışınlar…vb. nedenlerden ötürü yeşeren insanoğlu, sanılanın aksine, robotlarla değil de bitkilerle savaşıyor. Nesli tükendiği için tek başına kalan kutup ayısına, bir buzdolabı markası, son günlerinde onu mutlu etmek için, sponsor olmuş ve bir yandan da reklamlarında rol aldırıyor. Dünya’nın çekiciliği kalmadığı için, uydumuz olan Ay’ı, bizden kopup gitmesin diye zincirle bağlamışlar. Hatta dedemin her gece yatmadan önce suya koyduğu dişleri, evrim teorisi yalan olmasın diye, sürüngen olup çoluk çocuğa karışmış... Çığlık atarak uyandım.
Eveeeet… Tik tak, tik tak… Engel olmaya çalışsakta, ilerleyen zamanla birlikte birçok şey gelişecek ve değişecek. İş bu ki, değişime ayak uydurup, bide üstüne kendimizi yenilemeyi ve geliştirerek değiştirmeyi başarabilirsek, dönemimizde bir güneş gibi parlayabiliriz.Hem kendi hem de başkaları için faydalı olabiliriz. Tıpkı geçmişte, toplumlara yol gösterenlerin,ışık tutanların yaptığı gibi...  Etrafımıza baktığımızda net bir şekilde görebiliriz. Okul yaşantımızda, evimizde, iş ortamımızda,arkadaş çevremizde hep bir değişim hakim. Yani geleceğin dünyası, değişik olacak. Ama korkmaya gerek yok. Çünkü değişim hepimize uğrayacak…

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yaşıtlarımla yaşlandım... Ne mutlu bana!


Üstüme gök düşsün ki yalan söylemiyorum.
Ben, eski ben değilim.
Artık hangi mağazaya girsem küçük şeyler değil,büyük şeyler dikkatimi çekiyor.
Artık küçük diye problem ettiğim bir şey kalmadı bana dair.
Artık çevremdekilerin nazar edebileceği sadece sağlığım var elimde.
Artık eskisi gibi kalabalık gruplarla dolaşamıyorum.
Kulağıma fil kaçsın ki doğruyu söylüyorum.
Ben, eski ben değilim.
Artık yüksek sesle müzik dinlemek beni rahatsız ediyor.
Artık geçen zamana daha fazla değer veriyorum.
Artık eski çapkınlığımdan eser kalmadı,tek kadına dertlerimi anlatmak yetiyor.
Artık nasihat almak yerine herkese nasihat veriyorum.
Göğüs kıllarımın arasından zürafalar görünsün ki gerçekleri paylaşıyorum.
Ben, eski ben değilim.
Eskisi gibi geceleri uyanıyorum fakat seni düşündüğüm için değil, tuvaletimi tutamadığım için
Eskisi gibi üç öğün yemek yiyorum fakat acıktığım için değil, yemekhanede öyle çıktığı için
Eskisi gibi çocuklarımla görüşüyorum fakat özlediğim için değil, ayda bir beni ziyarete geldikleri için
Eskisi gibi erkenden uyanıyorum fakat işe gitmek için değil, hocanın davetine uyup dersime çalışmak için
Kafamda kalan üç beş tel saçım da dökülsün ki en samimi düşüncemi paylaşıyorum.
Ben, eski ben değilim.
Keşke diye düşünüp, eskilerime ve eskitemediklerime ağlamıyorum
Keşke diye düşünüp, yapamadıklarıma ve yaptıramadıklarıma ağlamıyorum
Keşke diye düşünüp, yarınlarıma aktaramadıklarıma ağlamıyorum.


          Ben bir aralar eski bendim. Haklısın… Fakat ben çok değiştim.  Arada benim gibi yaşlılarla oturup tartışıyoruz. Bunca sene sonra neydi elimize geçen diye. Belki de hayatımda gördüğüm en sessiz ve öğrenme odaklı tartışmalar bunlar. Herkes suskun bir şekilde pür dikkat durmuş ve acaba biri bunun cevabını verebilecek mi diye bekleyen gözler hakim etrafa. Ama çıt yok. Herkes birbirini neden bilmiyorsun cevabı diye azarlıyor,hiç konuşmadan,bağır çağır.
Ben bir aralar eski bendim. Haklısın… Fakat ben çok değiştim. Kirpiklerim bile buz tuttu,şahit olduklarım yüzünden. Herkes kıllarımdaki beyazlığı yaşlılıktan zannediyor olsa da bu sırrı bir sen biliyorsun.
Değişen bir ben değilim. Bak adresimde değişti. Çocuklarım beni,kendilerine huzur ortamı sağlamak için huzur evine bıraktılar. İyi ki zamanında sivil toplum örgütleriyle çalışıp,buraların problemleriyle ilgilenmişim yoksa şimdi başıma dert olacaktı her biri… Bazen acaba beni buraya değil de buradan sonra gideceğim cami avlusuna mı bıraksalardı erkenden, diyorum. Hep çocuklar bırakılmaz ya avluya,beni de bırakıp kaçabilirlerdi.                  Bende en masum halimle, hocanın beni bulmasını beklerdim. En azından şu anda bırakıldığım yerde “nasıl yaşarsan yaşa,gelirsin bir gün bu yaşa “ örnekleriyle karşılaşmazdım. Ama haklarını vermek lazım,örneklerin hepsi tek tek birer inci. Ama bu aralar pırlanta moda olduğundan onlarıda buralara bırakmışlar.
Değişen bir ben değilim. Değişen zamanın,hayatın ta kendisi…
Seninle tanıştığımız parkta alışveriş merkezi var.  Seninle oturduğumuz muhallebici artık emlak ofisi.
Her zaman korktuğumuz o ak sakallı adam bile ben oldum.
Sana ,tanıdığım, duygularını geviş getiren, insanlar üzerine yemin ederim ki ben çok değiştim.